‘Türk istihbaratı yakalayamaz sandılar’

'Türk istihbaratı yakalayamaz sandılar'

2 Ekim’de İstanbul Başkonsolosluğu’na girdikten sonra haber alınamayan Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın âkıbeti hakkında her gün yeni bir gelişme yaşanıyor. Ortaya atılan iddialar ve özellikle açıklamalar durumu daha da enteresan hale getiriyor. Peki, Cemal Kaşıkçı neden öldürüldü? Gerçekten bir arbede sonucunda mı öldü yoksa bir öykü mü yazılıyor? Bu cinayetin sonucu neleri değiştirecek? Rahip Brunson’un serbest bırakılmasından sonra Türkiye-ABD ilişkileri ne noktaya gidecek? Şimdi ABD ne yapmalı? Türkiye’nin AB süreci nasıl gidiyor veya gitmeli mi? Tüm bu sorular ve çoğunu SETA Genel Koordinatörü Prof. Dr. Burhanettin Duran cevapladı.

Kaşıkçı vakası ile başlamak isterim. Sizin bu vakaya ilişkin geldiğimiz duruma kadar ki düşünceleriniz neler?

“FAİLİ MEÇHÜL OLARAK İSTANBUL’UN SIRTINA YÜKLENEBİLİRDİ”

Kaşıkçı vakası ilk çıktığı andan sonra doğrusal çizgi üstünde yürüyor. Cinayet iddiaları ile ilgili Türk emniyetinden, güvenlik güçlerinden gelen bilgilerin kamuoyuna yansıtılmış olan hali birbiri ile çelişmedi. Ana iddia devamlılık ve derinlik kazandı. Dünya kamuoyunun dikkatini çeken bir çizgide yürüdü. Ve sonunda Riyad Kaşıkçı’nın konsoloslukta arbedede öldürüldüğünü kabul etti. Şu net, Türkiye bu süreci yürütmede oldukça başarılı bir iletişim stratejisi uyguladı. Suud Yönetimini işbirliğine yöneltti, sorumluluk üstlenmesini temin etti. Türkiye’nin bu tavrı olmasaydı konu bir faili belirsiz cinayet olarak İstanbul’un sırtına yüklenebilirdi.

Riyad’dan 18 Suud yurttaşının vakala alakalı olarak tutuklandığı bilgisi geldi. Sizce bu cinayetin tüm suçluları ortaya çıkarılacak mı?

“TRUMP YOLU GÖSTERDİ VE HİKAYE YAZILDI”

Suud Yönetimi uzun süre cinayeti inkar etti ve bekledi. Önce üstü kapatılır, unutulur zannettiler. Türkiye’nin elindeki delilleri hissettikçe nasıl bir öykü yazacaklarını da bilemediler. ABD kamuoyunun baskısı ile Trump onlara yolu gösterdi. Başına buyruk memurların cinayeti hikayesi yazıldı. Bunun da ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun gidip veliaht Selman’la görüşmesi sonrasına denk gelmesi manalı. Şimdi konu Veliaht Bin Selman’ın cinayetteki sorumluluğuna ve siyasi kaderine olması yoğunlaşdı. Gidişat Veliahdın pes etmeyeceği yönünde. Suud İstihbaratının yeniden yapılanması işi bile ona verildiğine göre kısa vadede Riyad’dan Veliaht değişikliği beklenmiyor. Suud Hanedanı içerisinde güçlü bir muhalefet çıkabilecek bir ortam da olmadığına göre Veliaht daha otoriter uygulamalar yapma pahasına bile olsa sonuna kadar direnecek.

Bu cinayetle verilmek istenen mesaj neydi? Bu vakanın gerçekleşme şekli için ne dersiniz?

 

“TÜRK İSTİHBARATININ SOBELEYECEĞİNE İHTİMAL VERMEDİLER”

Bence operasyon kararı alan Riyad, Türk istihbaratının bu cinayeti bu kadar net şekilde sobeleyebileceğini olasılık vermedi. Kaşıkçı skandalı bir yönü ile baktığınızda çok cüretkar bir eylem. Türkiye’nin egemenliğine bir saldırı. Ülkemizi güvensiz göstermek isteyen bir operasyon. Suudi Arabistan açısından ise neredeyse bir tür kendini imha etme eylemi. Veliaht Selman’ın dünya nezdinde kurmaya çalıştığı reformcu imajı tuz buz oldu. Yerini “acımasız, otoriter, hırslı prens” imajına bıraktı.

“HEM ACEMİ HEM RİSKLİ EYLEM”

Sonuç itibariyle hem acemice hem de çok tehlikeli bir eylem. Suud yönetiminin bu vakanın üstünün kapatılabileceğini düşünerek operasyon kararı aldıklarını tahmin ediyorum. 15 kişilik bir ekip geliyor. Bu ekip gayet profesyonel ve seçilmiş. Veliaht Selman’ın özel ekibi. Bu planlanmış bir operasyon. Bu operasyonun bu kadar net şekilde açığa çıkacağını ve dünya kamuoyunun bu kadar sert tepki vereceğini beklemiyorlardı. Kısa sürede unutulacağını sandılar. Hatta bunu fısıldayan arkadaşları oldu.

Ama 15 kişinin gelişi vs. İşleniş şekli sanki ortaya çıksın gibi de bir görüntü var. Bu işin arkasında Suud değil de CIA olabilir mi?

“BU ÇOK İLERİ BİR YORUM”

Bu çok ileri bir yorum olur. Eğer öyle birşey varsa, işin içerisinde başka istihbarat servisleri var ise soruşturmada ortaya çıkar. Söylediğiniz ihtimal, Veliaht Selman’ın ekibinde olan adların yabancı istihbarat örgütlerine çalışması demek. Bunu tesbit edemezsiniz. Etseniz bile sorumluğun Suudi yetkililerde olduğu gerçeğini değiştirmez. Sorumluluktan kurtulamazlar. Neticede operasyon kararı en üst düzeyde verilmiş bir karar mı, bu kararın mahiyeti ne? Riyad’dan gelen açıklamaya karşın bu cinayetin bir emir komuta zinciri ile yapıldığı algısı zihinlerde kalacak.

‘Türkiye- Suudi Arabistan ilişkilerini etkileyecek bir durumla karşı karşıyız’ mantalitesi ile başladık vakaya. Şu anda geldiğimiz durum nasıl?

“BU VAHŞET NASIL AÇIKLANABİLİR”

Suud yönetimi bu işi araştırmak ve bu işin sorumluluğunu üstüne almaktan kaçamazdı. Nitekim hatayla öldürüldüğü şeklinde bir değerlendirmeyle sorumluluğu aldılar. Henüz Kaşıkçı’nın cesedine ne olduğu ortaya çıkmadı. Eğer denildiği gibi parçalandı ise bu vahşet nasıl açıklanabilir? Sorgulamak için tutuklarken Kaşıkçı’yı öldürenler cesedini adli tıp uzmanı ile mı parçaladı? Neden? Muhtemelen bu da bir hata olarak alt seviye görevlilere yıkılacak. Türkiye bu cinayetin aydınlatılması için başından sonuna kadar Suud Yönetimiyle işbirliği yapıyor. İki ülke halklarının ilişkisi zarar görmesin diye. Şimdi Riyad’ın Türkiye’ye bir özür borcu var. Hem cinayet sorumlularının yargılanması gerekiyor. Hem de ülkemizin egemenliğine yapılan saldırının verdiği zararın karşılanması gerekiyor.

Peki, ABD- Suudi Arabistan ilişkilerine bakacak olursak onun Türkiye’ye yansımaları bir şekilde değişiklik gösterebilir mi? Pompeo’nun veliaht prensle görüşmesini ve açıklamalarını nasıl okuyorsunuz? Suudi Arabistan-ABD ilişkileri son dönem de çok rayında gidiyor görüntüsü veriyordu bu doğrultu da mı gider? Türkiye’nin Suudi Arabistan’la arasındaki açmazlarda değişiklik olur mu?

“BEYAZ SARAY, VELİAHTI BU İŞTEN SIYIRMAK İSTİYOR”

Riyad ciddi bir sorun içinde. Amerikan medyası ve senato bu işin peşini bırakacağa benzemiyor. Avrupa başkentleri de Suudi Arabistan’dan gerçek suçluları yargılama konusunda kararlı davranmasını isteyecek. Beyaz Saray, Veliahdı bu işten sıyırmak istiyor. Riyad’ın hatayla öldürülme açıklamasını yeterli bulması bunu düşündürüyor. Washington Veliaht Selman’ı şu aşamada kaybetmek istemez. Trump Yönetimi aslında sıkışık bir durumda. Bir yandan Riyad’la ittifak ilişkisini zayıflatmak istemiyor. Ortadoğu’daki İran’ı sınırlandırma hedefinden İsrail’in menfaatlerini korumaya petrol fiyatlarını belirlemeden silah satışlarına kadar bir çok konuda Riyad’ı yanında görmek istiyor. Diğer yandan ise ABD’nin silah satışları uğruna insan haklarını ayaklar altına aldığı yönündeki bir imajın da altında kalmak istemiyor. Bu yüzden Trump sonuna kadar Veliahdı savunmaya devam eder. Ne de olsa Veliaht Selman yaşlı babasından sonra kral olacak. Önümüzdeki 40 yıl Suudi Arabistan’ı yönetmesi beklenen birisi.

“TRUMP KORUYAMAYACAĞINI ANLAYINCA YERİNE BİRİNİ BULUR”

Trump, koruyamayacağını anladığı noktada Veliahtın yerine kendilerine uygun bir ismin gelmesi için uğraşır. Sonrasında da bunu Amerikan kamuoyuna satacak twitleri atmaktan da çekinmez. Şimdilik Pompeo’yu bu işi yönetmesi için görevlendirdi. Oğul Selman’ın veliahtlıktan alınması Suud Hanedanı içindeki dengelerin tamamıyla değişmesi manasına gelir. Şurası net ki artık Riyad, Kaşıkçı gibi muhaliflere karşı istihbarat operasyonu yapmak istediğinde daha çok düşünecek. Hele hele Türkiye’de.

Kaşıkçı sırf muhalif olduğundan öldürüldü dersek bu çok basite indirgenmiş bir soru olur mu?

“SUUD HANEDANINA MUHALİF DEĞİLDİ”

Muhaliften neyi kast ediyoruz? Suud hanedanına muhalefetse hayır hiç öyle birisi değil. Suud hanedanı içindeki iktidar oyunlarında bir kanada yakındı Kaşıkçı. Dolayısıyla, onun bu şekilde toptan bir hanedan karşıtı veya rejim karşıtı gibi görmek doğru olmaz. Hanedan içinde bir gruba yakın olduğu için, ama sonrasında Veliaht Selman’ın tasfiye ettiği gruplarla bağlantılı olduğundan o şekilde bakarsanız muhalif diyebilirsiniz. Ama Trump’la yürütülen siyasete de eleştiri getiriyordu. Hakkında suç iddiası olan, yargılama süreci olan veya herhangi bir terör suçu ile veya başka bir suçla suçlanan birisi değil.

Herhalde o vakit Konsolosluğa da bu şekilde gitmezdi?

Evet. Kaşıkçı’nın konsoloslukta öldürülmesinin Türkiye açısından başka bir manası daha var. Türkiye’de yaşayan Araplardan bir takım rejimlere muhalif olanların faili belirsiz bir şekilde ortadan kaybedilmesine Ankara’nın müsaade etmeyeceği anlaşıldı. Türkiye’nin güvenli olduğunun Türk güvenlik birimleri tarafından ortaya koyulduğunu da görmemiz lazım. Çünkü Suud’un bu hırsla yaptığı operasyonunun benzerlerini başka ülkeler de deneyebilirlerdi.

Muhalefet, kısaca özellikle CHP lideri Kılıçdaroğlu diyor ki, biz Cemal Kaşıkçı’yı koruyamadık. Koruyabilir miydik?

Hayır, koruyamazsınız. Eğer kendisi bir koruma talep edip ona koruma tahsis etmemişseniz, normal bir turist olarak gelen bir şahsı takip edemezsiniz. Özel yaşamın ihlali manasına gelir. Kaldı ki üç beş gün önce kendi ülkesinin başkonsolosluğuna giden birisi belge almak için yeniden gittiği yerde öldürülürse o kişi nasıl korunabilir. Burada mümkün olan cinayetin engellenebilmesi değil, ortaya çıkarılmasıdır. Ayrıca, cinayeti işleyen Suud ekibinin normalin dışındaki hareketliliğinin istihbaratımız tarafından takip edildiği de anlaşılıyor. Suud konsolosluğundaki bir eylemi engellemek Türk emniyet güçlerinin ötesinde bir iş. Kaçırma veya öldürme maksadıyla gelindiği nasıl bilinebilirdi. Washington’ın bu konuda bir takım istihbaratı vardıysa da bunu Ankara’yla paylaşmadığı görülüyor.

Türkiye-ABD ilişkilerine bakacak olursak rahip Brunson meselesi kapandı diyebilir miyiz? Rahip Brunson bir kesime göre Türkiye’de ceza aldı, bir kesime göre serbest bırakıldı. Siz hangi noktadan bakıyorsunuz?

“BRUNSON MESELESİ PSİKOLOJİK BİR FAKTÖRDÜ”

Benim baktığım yerden rahip Brunson ceza aldı. Birinci derece yargı sürecinin tamamlanmasıyla mahkeme kararını verdi. Farklı davalarda olduğu gibi savcının istediği kadar ceza almamasını polemik konusu yapmanın bir yararı yok. Meselenin siyasi boyutuna gelince, Brunson meselesi psikolojik bir faktör olarak Türk-Amerikan ilişkilerine lüzumsuz bir yük veriyordu. Bundan kurtulunmuş olması bir takım yapısal meseleleri ele almak için önemli bir zemin oluşturdu. Bazı konular var ki, mesela vize krizi, Halk Bank davası, gene Atilla davası, bu Brunson meselesi, bunlar yapısal problemler değil. Yapısal problemlerin çözülmemesinden dolayı ortaya çıkan ek sorunlar.

Yapısal problemler nedir mesela? Onları da açalım.

ŞİMDİ KARŞI TARAFIN YAPMASI GEREKENLER VAR”

Suriye’nin kuzeyinde PKK-PYD’ye verilen destek, FETÖ liderinin iade edilmemiş olması, İran’a yaptırımlarla alakalı olarak Türkiye ve Amerika’nın farklı perspektiflerde olması. Yine Türkiye’nin Rusya’yla yakın ilişkilerinin, S-400 meselesi de dahil olmak üzere Amerika tarafından nasıl görüldüğü. Müttefiklik anlayışının değişmesi. Stratejik ortaklığın içinin boşaması. Bu konuların ikili ilişkilerdeki yapısal problemler olduğunu söyleyebiliriz. Brunson gerginliği bunların ele alınmasını engelliyordu. Şimdi tabi karşı tarafın yapması gerekli olanlar var. Halk Bank meselesinin sonuçlanması lazım. Yine Hakan Atilla meselesi ve yaptırımlar da kaldırılmalı.

Mesela bu Kaşıkçı vakasından sonra da Amerika’nın Türkiye’ye bakışında olumlu bir değişiklik oldu mu?

“TÜRKİYE’YLE NİTELİKLİ İŞ BİRLİĞİNE GEREK VAR.”

Aslında hem Batı başkentleri için, hem Washington için, bu vakadan şu mesaj çıktı: Bir defa Türkiye Ortadoğu’daki bir çok meselenin içerisinde olan ve bir şekilde ilişkili olan ülke olarak yakın iş birliği içinde olunması gereken bir yerde. Bu mesele Suudla alakalı bir meseleydi, ama İstanbul’da oldu. Türkiye’yle özellikli bir iş birliğine gerek var. Kaşıkçı vakası olumlu bir hava oluşturur mu? Meselenin nasıl yönetildiğine bağlı. Türkiye’nin gösterdiği sorumlu ve etkin tutum takdire şayan. Washington, İsrail ve bazı Körfez ülkeleriyle kurmaya çalıştığı ittifakın meşruiyet zemininin sorunlarını görmeli. Cesaretlendirdiği veliahtların bölgede yaptığı tahribatın farkında olması lazım. Bu arada, Türkiye’nin tavrının Batı basınında çıkan, Türk-Suud rekabeti, Sünni dünyadaki liderlik çekişmesi gibi iddialarla alâkası yok. Bunların bir karşılığı olsaydı Ankara’dan en başından sonra sert açıklamalar gelirdi. Başından beri gösterilen devlet ciddiyeti ikili ilişkilerin önemini bilen, ama bu şekilde bir vakanın üstünün örtülemeyeceğini de ortaya koyan bir denklemde yürüyor. Bunu stratejik avantaj veya birtakım fırsatçılık olarak görmemek lazım.

FETÖ elebaşı Gülen’in iadesinde bir olumlu adım bekler misiniz?

Yakın vadede beklemiyorum. Gülen networkünün istihbarat örgütlerince kullanışlı görüldüğü açık. ABD’nin bu örgütle olan ilişkilerini ortaya koyacak bir şekilde bir iadenin onlar açısından şu aşamada mümkün olduğunu düşünmüyorum.

Peki, S-400’ler konusuna gelirsek. S-400 uzlaşmasını Türkiye ve Rusya iptal etmeyecek, öyle görünüyor. Dolayısı ile F-35’ler meselesi ve Amerika’nın alacağı tavırda bir değişiklik gene bekliyor musunuz?

“TÜRKİYE ESKİ PROFİLİ ÇOKTAN DEĞİŞTİRDİ.”

Meselenin makro boyutu Rusya’nın artan nüfuzu ile ilgili. Bir NATO üyesi olarak Türkiye’nin Rusya’yla savunma alanındaki yakınlaşmasını ABD bir süredir sorun ediyor. ABD’nin dünyadaki global rolünü yeniden tanımladığı bir dönemde yalnızca Türkiye’yle değil diğer müttefikleri ile de aslında bazı temel politikalarda ayrıştığını görüyoruz. Bunlardan bir tanesi, Rusya’ya karşı nasıl bir siyaset yürütüleceği. Türkiye ABD’den güvenlik ve savunma konularında beklediği işbirliğini bulamıyor. Aksine Washington, YPG’ye silah verilmesi gibi müttefiklikle hiç bir şekilde açıklanamayacak hatalarda ısrar ediyor. Bu yetmezmiş gibi, Türkiye’nin kendi güvenlik kaygıları ile ilgili olarak elindeki enstrümanları çeşitlendirmesini de engellemeye çabalıyor. Asimetrik bir ilişki anlayışında ısrarcılar. Şunu fark etmiyorlar: ABD’nin müttefiklerine yaklaşımı değişiyor, doğru ama Türkiye’nin de kendine bakışı, bölgesel ve global rolüne yaklaşımı değişti. Türkiye klasik manada NATO içinde pasif olan, ikincil konumda olmayı kabul eden bir ülke olamaz. Dolayısı ile Türkiye eski profili çoktan değiştirdi. Kudüs vakaında görüldüğü üzere global denklemde Türkiye doğrudan ABD’nin karşısında yer alabiliyor. Bu yeni yaklaşım tamamiyle dünyada değişen stratejik ilişkilere uyum çabası. İdeolojik temelli bir yaklaşım bahis konusu değil. Şu gözden kaçırılmasın, ABD yaptığı hamlelerle müttefiklerinin ve düşmanlarının yeni arayışlara gitmesinin kendi eli ile bizatihi önünü açıyor. Her sene yüzlerce milyar dolar açık veren ABD bütçesinin sorunlarını çözmek için Washington II. Dünya savaşı sonrası kurduğu düzeni kendi elleri ile yıkıyor. Herkesin bu yeni gerçekliğe hazırlanması lazım.

Şimdi Münbiç meselesine ve YPG, PYD meselesine gelecek olursak tarafı çok belli Amerika’nın ve bu Türkiye’nin de bir kırmızı çizgisi. Bu noktada nasıl bir ilerleme bahis konusu olabilir?

“ABD’YLE İYİ İLİŞKİ MÜMBİÇ’LE BAŞLAYABİLİR”

Münbiç’le alâkalı Pompeo’yla Çavuşoğlu arasında Haziran ayında varılan bir uzlaşı var, bu uzlaşının yaşama geçirilmesi lazım. Birlikte çalışma meselesinde bir yavaşlık var, bunun hızlanması lazım. Genel olarak baktığımızda şayet ABD tarafı Türkiye’yle bu meseleleri çözme yönünde bir irade belirlerse o vakit ilk başlanacak yer bence Münbiç. Birbiri ile çatışan menfaatlere sahip Türkiyeyle Rusya, Suriye’de beraber çalışabiliyorsa bunun Amerika gibi bir klasik müttefikle yapılamıyor olması çok ciddi bir sorun. Münbiç bir başlangıç noktası olabilir. Münbiç, Türkiye’yle ABD’nin Suriye’de iş birliği yapabilmesinin bir modeli olabilir. Aksi durumda yollar giderek birbirinden ayrılma trendinde.

O vakit geleneksel müttefiklik tabirine geri dönülmenin yolları açılabilir belki.

Eski ittifak anlayışına dönmek olanaksız. Türkiye’nin hep ikincil görüldüğü bir müttefiklik anlayışı hiç bir şekilde çalışmaz. ABD’nin kendi klasik müttefiklerine yaklaşımı yeniden tanımladığı bir dönemde eskiye dönmek iki taraf için de olasılık dışı. İkili ilişkilerin hızla tamir edilmesini beklemek de rasyonel değil. ABD ile son 5 yılda ilişkilerimizi bozan en önemli şey, ABD’nin Suriye politikası. Baştan topa sert giren Obama, sonrasında bir süper güçten beklenen o kadar çok şeyi yapmadı ki Suriye iç savaşının bölgemizde bir kara delik haline gelmesine neden oldu. Hatalı Irak işgalinden alınan yanlış ders çok maliyet üretti. Suriyeyle uzun sınırı olan ülkemiz terörden mülteciye ve ayrıca iç türbülansa kadar çok sayıda meydan okuma ile karşılaştı. Washington’un hala YPG’yle çalışması bizim için hiç bir türlü kabul edilebilir birşey değil. Görüştüğüm ABD’li yetkililer YPG’nin PKK’nın kolu olduğunu reddedemedikleri halde, şunu söylüyorlar: “Biz onlara silahlar veriyoruz, bunları size karşı kullanmayacaklar. Biz orda bir devlet kurmaya çalışmıyoruz, Türkiye’ye karşı bir oluşum içerisinde değiliz.” Ben de tersinden şu şekilde söylüyorum: varsayalım ki ABD’nin Meksika sınırındaki bir terör örgütüne Türkiye’nin silah verdiğini hayal edebiliyor musunuz? Size bir tehdit oluşturma niyetinde olmadığımızı söylesek ne anlama gelir? Müttefik olarak beraber mücadele etmemiz gerekirken bir terör örgütünü kollamak ne demek? Eğer ifade ettikleri gibi üniter bir Suriye istiyorlarsa yapacakları şey Türkiye’yle çalışmak. Türkiye, Rusyayla çalışabilirken neden Amerika’yla çalışamasın? Washington ileriye yönelik olarak İran’ın bölgesel yayılmacılığı bir şekilde sınırlandırılmak istiyorsa, gene Türkiye’ye ihtiyacı var. Ama amansız bir kutuplaşma ile Körfez’le İran’ı boğaz boğaza getiren veya Körfez’in veliahtların hırslarını pompalayan bir şekilde yapılmaması gerekiyor. Kaşıkçı vakaı aslında bu yüreklendirmenin bölgeye ne kadar sorun getirmeye aday olduğunu da gösteriyor. Türkiye gibi dengeleyici bir ülkenin bölgemizde önemli bir rol üstlendiğini ve istikrar adası olduğunu görmek gerekiyor. Rusya bile bunu kısmen görmüşken Amerika’nın bunu görmemiş olması çok büyük bir dar görüşlülük ve yanlışta ısrar etmek.

Peki, AB’yi sormak istiyorum. Türkiye yeni bir başlık açma noktasında. Siz AB meselesine nasıl yaklaşıyorsunuz?

“AVRUPA’NIN KENDİ GELECEĞİ BELİRSİZ”

Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri birkaç düzlemde ele alınması lazım. Gidişat, Türkiye-AB ilişkilerinden ziyade, Türkiye ve Avrupa ülkeleri arasındaki ikili ilişkiler düzlemine geçti. Malum, 2005-2006’dan sonra Avrupa Birliği sürecimiz tıkandı ve geldiğimiz noktada Cumhurbaşkanımızın da açıklamaları ile ciddi-ciddi sorgulanan ve Avrupa’nın niyetinin ne olduğunu tartışan bir yere geldik. Çünkü Kopenhag kriterlerine sahip olmayan ülkelerin bizlerden sonra kabul edildiği bir AB’nin Türkiye’yle ilişkisini oturtamadığını görüyoruz. Yabancı düşmanlığının ve aşırı sağın kuvvetlendiği bir Avrupa’da Türkiye’yi istemeyen bir politika trendinin de pekiştiğini belirlemek zor değil. Tabii bir de Avrupa’nın kendi geleceği de belirsiz.

Avrupa bence Trump’ın daha da açık ettiği bir yeni global dönüşüm çağlarında bir defa öncelikle kendi geleceği ile ilgili karar verme aşamasında. Brexit nasıl olacak? Avrupa kendi içerisinde bir bütünlük oluşturabilecek mi? Şimdi İtalya’dan gelen çok ciddi eleştiriler var. Aşırı sağ hareketler giderek güçleniyor, bunlar merkez sağ siyaseti belirliyor. Birçok Avrupa ülkesinde iktidar ortağı haline geldiler. 1-2 milyonluk mültecinin Avrupa’ya gelmesinin bile bu kadar aşırı sağ partileri kuvvetlendirdiği, demokrasiyi sıkıntıya soktuğu bir dönemde Avrupa baş kentlerinde Türkiye’nin üyeliğini kaldırabilme liderliğini gösterebilecek güçte lider görmüyorum. Yani ne Merkel, ne Macron bu liderliği gösterebilecek bir yerde. Kaldı ki Türkiye, onların bir zamanlar ikincil konumda Birliğe almak istediği bir ülkeydi. Türkiye şu an Avrupa Birliği’ne girerse ordaki karar verici 3-4 ülkeden birisi konumuna gelir, bunu da Avrupa kaldırabilir mi, hazmedebilir mi? Böyle bir yürekli karar almış olsalardı Avrupa’nın dünya siyasetindeki iddiası daha büyük olurdu. Hem Ortadoğu, hem Kafkaslar, hem de Akdeniz ve Kara Deniz’le alakalı olarak. Ama ben Avrupa’yı şu anda öyle bir yerde görmüyorum. Dolayısı ile yakın vadede Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerini tam üyelik süreci yürümeden nasıl yönetebileceğimizi de konuşmamız lazım. Müzakere süreci tıkalı olsa dahi diğer konulara, Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, vize serbestiyeti, sığınmacılar meselesi gibi pozitif işbirliği alanlarında yola devam edilebilir. Avrupa baş kentlerinin Suriye’de Türkiyeyle işbirliğine yönelmesi olumlu. 27 Ekimde İstanbul’da toplanacak dörtlü zirve önemli bir adım. Avrupa’nın Türkiye’nin stratejik önemini yeniden fark etmeye başlaması da ayrıca değerli. Bitmek bilmeyen Erdoğan karşıtlığı havasından hızla çıkmaları gerekiyor, çünkü bu onların siyasetlerini de esir alan hale geldi artık.

Favori Sosyal Medya Hesabın Hangisi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.